Hermann Hesse Benim Neyim Oluyor?

‘Bilindiği üzere kaleme alacağım büyük bir yapıtta bugünkü insanları o yüce kalpli suskun doğaya yaklaştırmak ve onlara doğayı sevdirmek istiyordum. İnsanlara toprak ananın nabzını tutmayı, yaşam sürecine bir bütün olarak katılmayı, küçük kişisel yazgılarının içine tıkılıp kalmayarak bizlerin Tanrı olmadığımızı ve kendi kendimizi yaratmadığımızı, tersine yeryüzünün ve evrensel bütünün parçaları olduğumuzu akıldan çıkarmamalarını öğretecektim. Ozanların şarkıları ve gece gördüğümüz düşler gibi ırmakların, denizlerin, gökyüzünde başını almış giden bulutların, rüzgârların ve fırtınaların da bir özlemin simgeleri ve taşıyıcıları olduğunu anımsatmak istiyordum. Öyle bir özlem ki yerle gök arasında kanatlarını açmış dolaşıyor, tüm canlıları bağrına basacak bir yurt bulmayı ve tüm canlıları ölümsüz kılmayı amaçlıyordu. Her varlığın özünde bu özlem yaşar, her varlık özü bakımından Tanrı’nın bir mahlûkudur ve hiç korkmadan sonsuzluğun sinesinde dinlenir. İçimizde barındırdığımız tüm kötülükler, hastalıklar, kokuşmuşluklar da karşı çıkar bu özleme ve ölüme inanır.

Doğaya gösterecekleri kardeşçe bir sevgiyle hazların ve sevinçlerin pınarlarını, yaşamın ırmaklarını nasıl ele geçireceklerini insanlara öğretmek istiyordum ayrıca; bir vaiz gibi konuşa konuşa bakmanın, gezinip dolaşmaların, güzelliklerin tadına varmanın becerisini, hal’den zevk almanın sanatını onlara kazandırmayı amaçlıyordum. Büyüleyici güçlü bir dille dağları, denizleri ve yeşil adaları sizlerle konuşturacaktım, evlerinizin ve kentlerinizin dışında ne renkli bir yaşamın akıp gittiğini, her gün çiçek açtığını ve bir pınar gibi kaynayıp coştuğunu görmeye zorlayacaktım sizleri. Başka ülkelerdeki savaşlar, moda, dedikodu, edebiyat ve güzel sanatlar konusunda, kentlerinizin önünde taht kurup ele avuca sığmaz dirimselliğini sergileyen ilkbahardan, köprülerinizin altından akıp giden sulardan, ormanlardan, içlerinden trenlerinizin geçtiği o canım çayırlardan daha çok bildiğiniz için utanç duymanıza çalışacaktım. Yalnızlıklar ve hüzünler içinde yaşayan biri olarak, bu dünyada nasıl unutulmaz hazlardan örülmüş altın bir zincir bulduğumu anlatacak, belki benden daha mutlu ve neşeli kişiler olan sizlerin benimkinden daha büyük hazlar, kıvançlarla bu dünyayı keşfetmenize çalışacaktım.’

Hermann Hesse- Peter Camenzid -1904

Yunus’un deyişiyle ‘Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm’. Bu manada hepimiz insan olarak büyük insanlık ailesinin bir yönüyle hısımlarıyız. Farklı zaman ve mekânlarda neşet etmiş, ete kemiğe bürünüp bir isimle müsemma olmuş hayat sahibi mahlûklarız. Bu yönümüzle -insan olmamız hasebiyle- öyle aynıyız ki adeta hepimiz birer Âdem hepimiz birer Havva’yız. Gel gör ki nev’imiz den bir talihsizlikle başlayan korkunç bir kötülük rüzgârı, firavunlarla nemrutlarla fırtınaya dönüşmüş, şeddalarla daha bir hız kazanmış, cadı avlarıyla mezhep savaşlarıyla adeta kasırga olmuş, nihayette Stalinlerle Hitlerlerle tsunami hüviyeti kazanmış, insan olarak yaratılmanın şerefini ayaklar altına alarak, diğer canlılar karşısında utançla başımızı eğdirmişlerdir. Maalesef artık bu bizim kaderimiz olmuştur. Günümüz itibariyle dahi Kabil’in başlattığı bu kötülük rüzgârı dünyamızın değişik bölgelerinde uğursuzca uğuldayıp durmaktadır.

Hermann Hesse benim neyim oluyor derken, 1877 de Almanya da doğan ve benden 87 yaş büyük olan bir insanı tanımış olmaktan şeref duyduğumu anlatmak istiyorum. Hayatımızı yaşarken tanımaktan şeref duyduğumuz insanların memleketlerinin, ırklarının, dillerinin, dinlerinin ne olduğunun önemi yok. Çünkü birbirimize akraba olabilecek yakınlıkta öyle bir ortak noktamız var ki! Hermann Hesse benim komşum oluyor, hocam oluyor, arkadaşım oluyor dedem oluyor. Yakınlık ifade eden ne kadar sözcük varsa hepsinin manasını kapsıyor. Zamansal, mekansal olmayan tümüyle ruhsal düzlemde cereyan bu yakınlık sayesinde kitaplarında anlattığı şeyler benim benliğimde yankı bulabiliyor. İsviçre’de yazdığı bir kitapla Türkiye’de yaşayan birine, bu yakınlık hissini yaşatan nedir? Sevgili okurlarım; benim gibi sizlerin de başka yazarla aynı yakınlık hissini paylaştığınızı biliyorum. Zira hepimiz insanız, aynı atanın evlatları, aynı ağacın meyveleriyiz. Farklı renk, koku ve tatlardan oluştuğumuz halde tek bir tohumun meyveleriyiz. Onun için benden çok uzakta bir insan yazdıklarıyla benim içimi şerh edebiliyor. Özlemlerimi, tutkularımı, hayallerimi anlayabiliyor. Yüce yaratıcının mahiyetimize derç ettiği kaderi yazıları onun için bir başkası da okuyabiliyor. Benim hissettiklerimi, Norveçli, Çinli, Amerikalı da hissedebiliyor. Aynı fıtratın çocuklarıyız. Hepimiz hısımız. Bu hısımlığı, hasımlığa dönüştüren şey; kendimizi farklı görmemizdir. Kabil üstünlük hissinin girdabına kapılarak, ak olan insanın çehresini zift atarak karartmıştır.

Hermann Hesse kendini farklı ve üstün görmediği için, ta İsviçre’den bana kadar ulaşabildi. Evime kitaplarıyla birlikte konuk oldu. Korkularımı, umutlarımı, inançlarımı, özlemlerimi anlayış ve saygıyla karşıladı. Bir vakit bana şöyle dedi: ‘Her insanın yaşamı, kendi içine uzanan bir yol, bir yolu ele geçirme çabası, bir yolun üstü kapalı dışavurumudur. Hiç kimse tümüyle kendi kendisi olamamıştır asla; ama herkes kendi kendisi olabilmek için didinir… Bazıları vardır hiç bir zaman insan olamaz… Ama herkes Tanrı’nın sonradan insan olma amacını gerçekleştirmesi istenen bir yaratısıdır. Hepimizin çıkıp geldiği yer ortaktır, annelerden geliyoruz hepimiz, aynı kuyudan çıkıp geliyoruz; ama her birimiz derinliklerden fırlatılmış bir deneme ve bir yaratı olarak kendi hakikatine ulaşmaya savaşıyor. Birbirimizi anlayabiliriz ama her birimiz ancak kendi kaderini yaşar.’  Hermann Hesse başka bir zamanda şöyle dedi: ‘Ben de sizin gibi çaresizlik içindeyim, yaşamın zalimliğinin üzüntüsünü yaşıyorum sizin gibi. Ama yinede dönüp dolaşıp yaşamıma bir anlam kazandırmaya çalışıyorum, böylelikle anlamsızlığın yenilebileceği kanısındayım. Ve inanıyorum ki yaşamın anlamlılığı ya da anlamsızlığından ben kendim sorumlu değilim; ancak sorumlu olduğum bir şey varsa –bir kezliğine- kendi yaşamım karşısında takındığım tavırdır.’

Hesse’nin her dediğini doğru bulmadığım halde kendime çok yakın hissettim onu. ‘Hermann Hesse benim neyim oluyor?’ sorusunun cevabı da böylelikle tezahür ediyor. Tanımaktan şeref duyacağınız insanlar listesine Hesse’yi de dâhil eder misiniz?

Ben ettim. Toprağı bol olsun…                   

Not: Hermann Hesse’nin çoğu eserleri dilimize kazandırılmıştır.

KENDİMCE – Tema BALCI

TEKNOPOLİ Yeni Dünya Düzeni

TEKNOPOLİ    Yeni Dünya Düzeni

Neil Postman, Paradigma Yayıncılık

2006  (237 sf.)

Tercüme: Mustafa Emre YILMAZ

 

 

‘Eğer uzak mesafeleri fethetmek için demiryolu olmasaydı çocuğum hiçbir zaman doğduğu kasabayı terk etmeyecek ve çocuğumun sesini duymak için telefona ihtiyaç duymayacaktım. Eğer okyanuslar gemiyle aşılıyor olmasaydı arkadaşım bu yolculuğa çıkmayacak ve ben endişemi gidermek için telgrafa ihtiyaç duymayacaktım. Bebek ölümlerinin azaltılması bizlere doğum kontrolünü empoze etti. Hijyen dönemi öncesine göre daha fazla çocuk yetiştiriyor değiliz ve aynı zamanda cinsel hayatımız daha güç şartlar altında gerçekleşiyor… Son olarak zor ve sıkıcı bir hayatın bize faydası ne? Ve eğer hayat acıyla doluysa ölümü memnuniyetle karşılamaktan başka ne yapabiliriz.

Sigmund FREUD, Uygarlık ve Getirdiği Hoşnutsuzluklar

Newyork Üniversitesi’nde iletişim teorisyeni olan Neil Postman, 1993 yılında yayınlanan bu kitabında çok önemli tespit ve teşhislerde bulunuyor. Teknolojinin, bir şahsı manevi hüviyeti kazandığını ve bütün bir insanlık üzerinde güven ve itaat isteyen bir güç halinde arzı endam ettiğini adeta ihbar ediyor.

Kitap, bu gücün, ne zaman, nasıl ve niçin tehlikeli bir düşman haline geldiğinden bahsetmektedir. Teknolojinin gelişi güzel büyümesi bütün insanlığın hayati kaynaklarını tehdit etmekte ve ahlaki temelden yoksun bir kültür meydana getirmekte ve sessiz sedasız insan fıtratını bozmaktadır. İnsan zihnini yeniden yapılandırarak, sosyal ilişki biçimlerini yeniden düzenlemektedir.

Teknoloji hayatımızı kolaylaştırarak, hastalıklara çare bularak, mesafeleri kısaltarak, eğlence üreterek vesaire hizmetleriyle artık hayatımızın olmazsa olmazı makamına yükselmiştir. Paradoks şudur ki teknoloji hem insanın emrindedir hem de değildir, hem dosttur hem de aynı zamanda düşmandır.

Erich Fromm (1900-1980) 1968 yılında yazdığı ‘Umut Devrimi’ adlı kitabında, insancıllaşmış bir teknolojinin olabilirliğini tahlil ederek, bu gerçekten hayati meseleye dikkatimizi çekmiştir. Daha başka yazar ve düşünce adamları, makineleşmiş bir topluma tepki sadedinde, değerli eserler vermişlerdir. Lewis Mumford, Jacgues Ellul, Ivan Illich bu yazarlardan bazılarıdır.

Teknoloji, dilimize yeni sözcük ve kavramlar katarak algı dünyamızı yeniden inşa etmektedir. Daha da ileriye giderek, derin anlamlara sahip eski kelimeleri de değişikliğe uğratmaktadır. Telgraf ve baskı makinesi ‘haber’ sözcüğüyle kastettiğimiz manayı değiştirdi. Televizyon, ‘siyasi tartışma’, ‘haberler’, ‘kamuoyu’ terimleriyle ifade ettiğimiz manaları değişikliğe uğrattı. Bilgisayar ve internet adeta yeni bir terminoloji yeni bir iletişim dili oluşturdu. Eski kelimeler hala aynı görünmekte fakat aynı manaları ifade etmemektedir. Teknoloji gerçeğin ne olduğuna dair yeni kavramlar üreterek eskilerinin altını kazmaktadır. ‘Şeylerin tabii düzeni nedir?’, ‘Zorunlu olan nedir?’, ‘Kaçınılmaz olan nedir?’, ‘Gerçek nedir?’. Tüm bu suallere verilen cevapları değişikliğe uğratarak, dünyayı ve kendimizi algılayış biçimimizi belirlemekte, yeni düşünce alışkanlıkları inşa etmektedir.

Bilgisayar teknolojisi iki uçlu değnek misaline tam uymaktadır. Silahlı kuvvetler, havayolu şirketleri, bankalar, sanayi kuruluşları bilgisayar sayesinde güçlerini artırmışlardır. Aynı şekilde yüksek dereceli bilimsel araştırmalar için bilgisayar vazgeçilmez bir unsurdur. Bilgisayar sıradan halk kitlelerine ne kazandırmıştır? İnsanların özel hayatlarına ait meselelere (mahremiyete), gücü (teknoloji) elinde bulunduran kuruluşlar kolayca ulaşır hale gelmiştir. Devasa bir çapta, küresel bir izleme ve kontrol çarkı sessizce dönüp durmaktadır. Kendimize ait hayatlar yaşamak, artık hayal olmaya başlamıştır. Daha da kötüsü insanlar sayılarla ifade edilen nesneler haline gelmiştir. Sosyal ilişkiler ‘e-mail’lerle, ‘facebook’larla inşa edilmeye başlamış, eşref-i mahlûkat olan insan adeta şuurlu bir ‘data’ya dönüşmüştür. Teknolojiyi, son derece cazip bir şekilde servis yapan ‘reklam’larla, azgın bir sembol seline maruz kalmaktayız.

Postman şu soruyu sormaktadır; teknoloji kime daha fazla güç ve özgürlük sağlayıp, kimin gücünü ve özgürlüğünü azaltacaktır? Bu komploya –tabir caizse– en çok maruz kalan, teknolojik gelişmeleri coşkuyla karşılayan 3. Dünya ülkeleri ile gelişmekte olan ülkelerdir. Teknolojiyi sorgusuz sualsiz kültürlerine dâhil eden uluslar, kendi rızalarıyla Truva atını buyur ettiklerinin farkında değiller.

Teknolojik bir dünya savaşında kazanan taraf olacak mıdır? Silah teknolojisindeki akıl almaz gelişmeler insanın kanını donduracak seviyededir. İleri ülkelerin hemen hepsi nükleer silahlar üretmektedirler ve bir tespite göre, olası bir dünya savaşında nükleer silahlar kullanılacak olursa, gezegenimizin yörüngesinden çıkma olasılığı mevcuttur.

Pek çoğu itibariyle teknolojik icatlar başlangıçta iyi niyetle bulunmuşlardır. Fakat sonuçlarının neler olacağı önceden kestirilememektedir. Saat bugünkü benzer manasıyla, 12.ve13.yy da Benedicten manastırında bulunmuştur ve ibadet saatlerini düzenlemeye matuftur. Aynı saat ilerleyen dönemlerde, zamanı belirleyen araç olarak kalmamış, insanların eylemlerini eşzamanlı hale getirip, onları kontrol eden bir güç haline gelmiştir. Lewis Mumford’un dediği gibi; ‘mekanik saat düzenli üretim, düzenli çalışma saatleri ve standart ürün fikirlerini mümkün kıldı. Kısaca saat olmasaydı kapitalizm mümkün olmayacaktı.’ Gariptir ki kendilerini Tanrı’ya adamış insanlar tarafından icat edilen saat, en çok kendilerini para kazanmaya adamış insanlara yaramış, uhrevilik ve dünyevilik arasındaki kadim mücadele de saat (teknoloji) ikincisinin tarafını tutmuştur. Sonuç olarak Postman kitap boyunca, makinelerin ideolojileri, görünmez teknolojiler, semboller, bilimcilik gibi ara başlıklarla derinlikli tahlillerine devam etmektedir. Teknopoli kültürüne maruz kalan okul, aile, kilise, devlet, vesaire gibi bütün kurum ve oluşumların nasıl anlam değişikliğine uğradığını anlatıyor. Kitabın 11. bölümü olan  ‘Âşık Direniş Savaşçısı’n da bu gerçeklerin ayırtına varan bireylerin nasıl bir bilinç oluşturmaları gerektiğinin izahı yapılıyor. Ukalaca hayatın nasıl yaşanması gerektiği hususunda bir bilge edasıyla kılavuzluğa soyunan teknoloji bize hâkim olmadan, halife ve eşref-i mahlukat olan insanın (mahiyetinin ulviyetine yaraşır bir şekilde) teknolojiye hakim olması şarttır. Geleceğin ne getireceğini hiçbirimiz bilmiyoruz.

Çocuklarımıza güzel bir dünya bırakmak insan olmamızın gereğidir. İyi okumalar.

 

İleri okumalar için öneriler:

Erich Fromm              ‘Umut Devrimi’

Lewis Mumford         ‘Makine ve Uygarlık’

Ivan Illich                   ‘Şenlikli Toplum’

Sigmund Freud          ‘ Uygarlık ve Getirdiği Hoşnutsuzluklar’

Not 1: Erich Fromm’un ‘Umut Devrimi’ adlı kitabının 5. bölümünde teknolojinin nasıl insancıllaşacağına dair somut öneri ve tahliller mevcuttur. (meraklısına)

Not 2: Teknopoli, teknoloji-perestlik demektir. Teknoloji-perest insanların kuracağı dünya da tekno-medeniyet, makine medeniyeti olacaktır. Allah korusun biz insanların eliyle yapılan silikon beyinlere sahip insansı makineler (sf.129-130), bizleri evcil hayvanlar seviyesinde algılayacaklardır. Ne dersiniz? Matrix filminin -tabir caizse- kehanetleri gerçek mi oluyor?

VİCDAN, SÜPEREGO ve FITRAT

İnsan kendi üzerine düşünebilen tek canlıdır. Kendilik duygusu varolduğumuzun bilincinde olduğumuzu gösterir. Bilinç (şuur) hayatın en üst düzey tezahürüdür. Adeta bütün bir yaratılış süreci bilinci ortaya çıkarmak için tasarlanmış gibidir. Yüce Yaratıcı kendini, eserleriyle tanıyacak, sanatının bütün inceliklerini kavrayacak, merhametini sevgisini hissedip algılayacak bir varlık murad edince ona bilinci vermiştir. Bu bilinç nimetinin insan varlığında doğru bir şekilde çalışmasını sağlamak maksadıyla “fıtrat-ı zişuur” denilen vicdan mekanizmasını yaratmıştır.

Batı düşuncesinde vicdanla ilgili değişik tahlil ve yorumlar mevcuttur. Ben burada Erich Fromm’un değerlendirmelerinden yararlanarak İslam düşüncesindeki vicdan anlayışına intikal edeceğim.

Tanımsal olarak vicdan; ‘yapılan veya düşünülen eylemlerin, doğru veya yanlış olduğuna karar veren içselliştirilmiş ahlaki ilkeler toplamı’ olarak tarif edilmekte ve Freud’un süperego kavramsallaştımasından farklılık arzetmektedir. Süperego çocukuk döneminde inşa edilen bilinçsiz bir yapıdır. Temelde toplumu temsil eden ebeveynler vasıtasıyla, “özdeşim” sürecinde kurulur. Çocuğun ceza ve ödül mekanizmasıyla toplumsal değer yargılarının ve ahlak kurallarının içselleştirilmesini sağlar. Süperego insanın hayatı boyunca hesap vereceği kurgulanmış, sanal içsel bir otoritedir.

Bunun karşılığında vicdan tamamen bilinçlidir. Kendi ahlaki değerlerini dolaysız bir biçimde kendiliğinden yargılar. Her insanda fıtraten varolan ahlaki bilinçlilik halidir. Kişinin bilinçli ve iradi olarak yaptığı davranışlarında adeta yargıç statüsündedir. Erich Fromm vicdanı ikiye ayırmaktadır:

1-    Otoriter vicdan

2-    İnsancıl vicdan

Otoriter vicdan, insanın harici alemindeki güç merkezlerince inşa edilir. Otoriter vicdan mekanizmasını besleyen, dişlilerini yağlayan,  cezalandırılma korkusu ile ödüllendirilme ümididir. Devlet, anne-baba, öğretmen, polis, komutan hasılı toplumda gücü, yaptırımı, otoriteyi temsil eden aktörler, hakimiyetlerini bu sanal vicdan üzerine kurarlar. Korku, yalnızlık, kınama, suçluluk duyguları gibi süreçler devrededir. Toplum aygıtının devasa ceza ve ödül çarkları bilinçaltının karanlık dehlizlerinde dönüp durmaktadır. Buna rağmen kişi kendi bütünlüğünü harcama pahasına da olsa, güven içindedir. Büyük bir çarkın küçük bir dişlisi olmak onu yalnızlığın acılarından kurtarmaktadır. Vicdanının sesine kulak verdiğini zannettiği için de suçluluk duygusu yaşamamaktadır.

İnsancıl vicdan, her insanda doğuştan varolan insan olmasının gereği ceza ve ödül kaygılarından bağımsız içsel bir sestir. Fromm’a göre insancıl vicdan, insani  bütünlüğümüzün gözcüsüdür. İnsanın kendisi için duyduğu sevgi dolu ihtimamın sesidir. Kendi kendimize karşı yine kendimizden gelen bir tepkidir. İnsanın kendini dinlemesidir. Otoriter vicdan başkaları için toplumsal ödevleri için varolurken, insancıl vicdan kendi bütünlüğü için yani “kendisi” için varolmaktadır. Devasa toplum çarkının sağlıklı işlemesi itaatkar, uyumlu bireylerin varlığına bağlıdır. Otoriter vicdan sayesinde toplum kendi yapılanmasını oluşturmakta, yapının devamı içinde adeta insan ruhuna otoriter vicdan çipini yerleştirmektedir. Freud insanın sırf insan oluşundan kaynaklanan fıtri bir ahlaka sahip olabileceğine inanmamıştır. Çünkü ona göre insanın kişiliğini toplumsal süreçler inşa etmektedir. Toplumsal güçlerden bağımsız, saf, yalın bir insan gerçeği (fıtratı) olabileceğine inanmadığı için, bütün kavramsallaştırmalarını insanın başkalarıyla ilişkiler bağlamında yapmıştır. Fromm bu noktada Freud’a katılmayarak insanın doğuştan ahlaki bir varlık oluduğuna inanmaktadır.Toplumun etkilerinden bağımsız bir ruhsal gerçekliği olduğunu eserlerinde dile getirmiştir.

İslam düşüncesinde vicdan doğrudan Yüce Yaratıcıyla bağlantılı çalışan bir santraldır. Allah’ın “elest bezmi”ndeki muhaveresinin kodlarını muhtevi, genişlemeye müsait ruhsal bir güçtür. Fıtrat-ı zişuur olan vicdan tasdik,takdir,hayret gibi ontolojik duyguların merkezidir. Fıtrat insanın yaradılışındaki saf halidir. Yaradanın rububiyetine şahid olmaya söz verdikleri elest bezmindeki saf hallerinin şuur halinde tezahürü vicdandır. Vicdanın bütünlüğe ve itminana ermesi iki ihtiyacın fıtri ve doğru bir biçimde giderilmesiyle hasıl olacaktır. Bunlardan birisi nokta-i istinad, diğeri nokta-i istimdaddır. Vicdan insanın ruhuna sürekli baskı yaparak bu iki ihtiyacın doğru bir şekilde düzenlenmesini ister. İstinad ve istimdad süreçleri en yalın ve kuvvetli bir şekilde bebek ve çocukta tezahür eder. ‘Çocuğu anneye ve çevreye bağlayan en önemli davranış kalıbı bir dayanak noktası aramak (nokta-i istinad) ve ihtiyaçlarını giderecek, onu tehlikelerden koruyacak bir medet noktası (nokta-i istimdad) bulmak ihtiyacıdır.’ Bebeğin bütün fonksiyonları gelişmediği için aciz ve yoksuldur. Bebeği anneye yaklaştıran sözkonusu ihtiyaçları gideren obje olmasıdır. Yetişkin olduğumuzda insaniyetimizden kaynaklanan acz ve fakrımız değişik formlara bürünerek devam eder. En amansız güçsüzlüğümüzü ölüm karşısında hissederiz. Hasılı hayatımız boyunca istinad ve istimdad noktaları aramaya devam ederiz. Vicdanımız sürekli bizi bu arayışa zorlayarak kopukluğa ,yalnızlığa, hiçliğe, anlamsızlığa tepki göstererek anksiyete yaşar. Vicdan sürekli Yaratıcıyı arar. Arzu ve ihtiyaçlarının nihayeti olmayan insan için gerçek istinad ve istimdad noktası her şeye kadir kudreti sonsuz bir Yaratıcıdır.

Vicdan, kozmik hakikati hiçbir delillendirmeye ihtiyaç hissetmeksizin anlayıp kavrayabilen ‘bilinçüstü bir bilinç ve şuur’dur. Vicdan fıtratın bir neticesi olduğu için ‘güdü’ lerimizi tetikler. İnsanın devamlı güvenli ortamlara meyletmesi, mazluma acıması, haklının tarafını tutması güdülenmenin sonucudur. Adeta kozmik insan hakikatinin şehadet alemine yansımalarıdır. Fıtri ahlakiliğin tezahürleridir. Zaten günümüz itibariyle küresel çapta insan haklarının kabulü insan nev’inde mündemiç böyle evrensel bir ahlakın varolduğunu göstermektedir.

İslami düşüncede vicdan mekanizması dört unsurdan oluşmaktadır:

1-    irade

2-    zihin

3-    his ve latifeler

4-    duyular ötesi idrak

İrade, istemekten daha şumullü bir anlama sahiptir. Acı, elem, zorluk cekeceğini bildiği halde doğruyu tercih etmektedir. İnsanı ambivalenz (iki zıt şeyi beraber isteme) azabından kurtarır. İrade icrayı da içinde taşır.

Zihin, iyi ve doğruyu kıyas yoluyla bilmemizi sağlar ve iyiler arasında derecelendirme yaparak egodan farklı olarak da sadece iyi ve doğruyu bildirir. Vicdani zihin mutlak hakikate eğilimlidir. Huzur ve itminana o zaman kavuşur.

His ve latifeler, doğruyu ve güzeli sevmek vicdanın hususiyetidir. İstinad ve istimdad noktalarının kaynağını bulan bütün his ve latifelerini minnettarlık ve şükür duygularına yönlendirir.

Vicdanın dördüncü unsuru olan duyular üstü idrak, son derece hassas algılarla donatılmış bir his çeşididir. Varlığımızdaki bu terazi-misal his, içimizdeki sestir. ‘yapmamalıydın’, ‘yapman gerekir’ veya ‘niçin yaptın?’ gibi içsel seslerle bizi yargılıyan bu idrak hissimiz, vicdan mekanizmasının en hassas enstrümanıdır.

Otoriter vicdan yapılanmasının sayısız zararlarından en hayati olanı, insani vicdanı perdeleyerek adeta sesini kısmasıdır. Daha önce söylediğimiz gibi otoriter vicdan sayesinde insan bilinçaltından idare adilen robot-misal bir mahluka dönüşmektedir. Zira insanı yöneten en güçlü duygular benliğine hakim olmuştur. Korku ve endişe bunların başında gelmektedir. Vicdani unsurlar ya devredışı kalmıştır, veya etkileri son derece zayıflamıştır. İnsani vicdan hakim olacağı zamana kadar insanın arayışı sürecektir. ‘Necisin, nereden geliyorsun, nereye gideceksin?’ sorularına anlamlı cevaplar bulununcaya kadar vicdan sürekli bir şekilde uyarılarına devam edecektir. Bulunan cevaplar vicdanda tasdik görürse ‘elest’ ahidleşmesinde verdiği sözün yerine getirilmesinden doğan itminan hissi kişiyi huzura kavuşturacaktır.

Vicdan Genişliği

İnsanın engin bir himmetle bütün insanlığı kucaklaması, kalp kapılarını herkese açması, hep affedici, bağışlayıcı, mürüvvetkar ve özellikle de bütün insanların hidayetini dileyip herkesin ebedi mutluluğunu istemesine vicdan genişliği denmektedir. Vicdan böyle bir inkişaf ve genişliğe ulaşırsa, ahlaki olarak zirveye çıkmış, mahiyetinde mekni bulunan bütün enerjisini açığa çıkarmış demektir. Bu mübarek enerji bütün kin ve düşmanlıkları sinesinde eritebilecek ve ne kadar iyilik varsa dışarıya boşaltabilecek kudrettedir. Bu aynı zamanda vicdanın bütün unsurlarıyla sosyalleşmesi demektir.

Vicdan Kültürü

Bütün varlığa karşı alaka duyma demektir. Yüce yaratıcının bir sergi gibi önümüze serdiği sanat harikalarını hayranlıkla tefekkür etmek, her an onun huzurunda olduğumuz şuuruyla oturup kalkmak, bu dünyada işimizin ne olduğunu devamlı düşünmek, tefekkür eksenli bir hayat yaşamak vicdan kültürünün gereğidir.

Sonuç olarak, batı düşüncesindeki vicdan mefhumuna yüklenen anlamlarda gerçek payı bulunmakla beraber, islam düşüncesindeki vicdan telakkisi kadar fonksiyonel değildirler.

Vicdan bütün enerjisi ve potansiyeliyle, elest bezminin mübarek bir şahidi olarak içimizdedir. Yanılsama zincirlerinden kurtuldukça o kutlu sesi daha berrak ve gür bir şekilde duyacağımıza benim inancım tamdır.

 

Yararlanılan Kaynaklar:

1-    Erich Fromm, Kendini Savunan İnsan, Say Yayınları

2-    Ramazan Özcankaya, Ruh- İçimizdeki Biz, Hayat Yayınları

3-    B.S. Nursi, Nokta Risalesi

4-    E. Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, Yenda Yayınları

5-    Fethullah Gülen, Diriliş Çağrısı, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı

I n h a l e – Nefes Nefese 2010

Orjinal Başlık: Inhale
Ülke: ABD
Yıl: 2010
Katagori Drama
Yönetmen: Baltasar Kormakur
Senaryo Christian Escario , John Claflin , Walter A. Doty
Görüntü Yönetmeni Óttar Guðnason
Oyuncular: Diane Kruger , Dermot Mulroney , Vincent Pérez , Sam Shepard , Rosanna Arquette
Dağıtıcı: Pinema Film
Gösterim Tarihi 20 Kasım 2009

Baltasar Kormakur’un (101 Reykjavík) uzunca zamandan beri Amerika’da gösterime girmeyi bekleyen ilk Amerikan yapımı filmi Hollanda’da piyasaya çıktı.

Filmi etkileyici kılan en büyük özellik, konu özündeki ahlaksal ikilemi seyirciye aktarmakla kalmayıp ABD-Meksika ayrışmasına kadar uzayan ikilemlerin ustalıkla işlenmesi.

Karakter seçimindeki başarıda;  doktor, savcı, polis gibi toplum tarafından büyük oranda sorgusuz kabul gören karakter kullanımı etkili olmuş. Bunların kokuşma (corruption) ile olan ilişkileri güzel resmedilmiş.

Dozajı aşmayan aksiyon sahneleri filmin mesaj kaygısını hiç de gölgelememiş.

Filme oyunculuğu ile damgasını vuran Dermot Mulroney ‘in bazılarınca belki ‘cool’ görülebilecek o kasıntı ve donuk hali filmin içerisinde büyük oranda eritilmiş.

Sonuç olarak Hollywood’un kendisine yetenekli bir başka yönetmeni daha ekleyerek kalitesini yükselttiği kanaatindeyim. Filmin İzlandalı yönetmeninin kariyerinde güzel bir yerde duracağına inanıyorum. Bize bakan yönüyle de kesinlikle zaman kaybı olmayan bir yapım. Son zamanlarda oldukça özlediğimiz bizi bir kaç saniyeliğine dahi düşündürebilen güzel çalışmalardan bir tanesi olmuş. 

Filmden kareler icin:
 
The story follows a criminal lawyer who has to bend the rules quite a bit when he employes some dubious doctors south of the border for his daughter’s lung transplant. This is of course highly illegal and things don’t go as smoothly as he hoped it would. Doesn’t it always?
The film stars Dermot Mulroney, Diane Kruger and Sam Sheppard.

Ahmet Mümtaz Taylan Baltasar Kormakur Dermot Mulroney Diane Kruger Dizi Emin Alper Enikonu Her Konu film Kenan İmirzalıoğlu Kendimce Kitap Tanıtımı Melisa Sözen Müfit Kayacan Sam Sheppard Series Sessiz Oda Tema BALCI Türk Ugur BALCI Uğur Balcı zihni Zihni Açık

ÖLÜM, TOPRAK ve MELEKLER

Ben artık korkmuyorum, her şeyde bir hikmet var

Gecenin sonu seher, kışın sonunda bahar.

Belki de bir bahçeyi müjdeliyor şu duvar,

Birer ağaç altında sevgilimiz, annemiz

Gece değmemiş sema, dalga bilmeyen deniz,

En güzel, en bahtiyar, en aydınlık, en temiz

Ümitler içindeyim, çok şükür öleceğiz…

Ziya Osman Saba (1910-1957) yukarıdaki şiirinde ölümün zahiren soğuk ve ürpertici görünen yüzünü, ümitli bir yolculuğun başlangıcı gibi resmetmiş. Kuşkusuz ahirete inanan insanlar için ölüm bir başlangıçtır. Ölüm başka sonsuz bir aleme gitmek ve iman vesikasıyla saadet yurduna girmek için bir terhis teskeresidir. Dünyanın dar, sıkıcı, boğucu gürültülü ortamından, ahiret yurdunun ferah, dingin, asude, huzur dolu yamaçlarına tatlı bir geçiştir. Yüce Yaratıcı bizi hayata mazhar ettiği gibi ölüme de mazhar edip, yepyeni bir maceraya doğru götürmektedir.

Öldükten sonra, Yüce Yaratıcının cemal ve rahmetine büyük bir mikyasta  ayinelik yapan, hamiyetli annemiz toprağın bağrına sığınmak ne kadar güven verici!.. İçine giren hiçbir şeyin başıboş kalmadığı, Allah’ın sanatlarının işlendiği, bu faal fabrikaya, bedenimizi emanet etmek hiç de korkulacak bir şey değil. Demirden, taştan, tunçtan değildik ki! Etten, kemikten, kandan mürekkep,  her an dağılmaya, erimeye müsait bir yapıdaydık.

Korkmadan bırakalım kendimizi toprak annemize!

Hiç merak etmeyelim. Melek İsrafil’in sura üfüreceği ana kadar toprak annemizin kollarında güven içindeyiz.

Bedenimiz güvenli ellerde,  ya üstüne titrediğimiz ruhumuz ne olacak?.. Emin bir ele teslim edebilecek miyiz? Evet, o emin el melek Azrail’dir. Ruhumuzu teslim alan ölüm meleği. Bütün orjiniyle, hatıralarıyla, donanımıyla ruhumuzu muhafaza edip bir şekilde bize iade edecek olan melek Azrail. Meleklere iman rüknünün bu ferdine minnettar olmamak, onu sevmemek mümkün mü?

Her şeyimiz olan ruhumuzu böyle emin bir ele teslim etmek ne kadar güven verici.

Toprak annemizin kollarında beklerken tam da, bu karanlık soğuk, dar, kimsesiz kabirden korkmaya başlarken, Münker ve Nekir taifesinden iki mübarek arkadaş çıkıp gelirler. Bizimle güzel bir münazaradan sonra, yüce ve geniş alemleri gösteren pencereleri açıverirler. Ruhumuzun tam bir özgürlük için de kuşlar gibi uçarak seyeran etmesi ne kadar güzel!

Mahşer için sura üflendiğinde, dünyadaki eylemlerimizi kaydeden Kiramen Katibin meleklerinin güven verici tutanaklarıyla bütün bir hayatımızın hesabını vermek. Defterimizi sağ elimize veren melekle beraber, bizi cennete götürecek yola revan olmak ne kadar güzel. Sonuçları ne kadar tatlı ve güven verici! Cennetin kapısında bizi selamla karşılayan Rıdvan meleklerine, bizimde mukabil bir selamla, ebedi kalacağımız yurdumuza girmemiz inanılmaz sevinç ve sürur verici.

Sonuç olarak her konuda güvenli, emin melekler işlerimizi görecek, bizim yokluktan, abesiyetten, anlamsızlıktan kurtulmamıza vesile olacaklar.

Azrail, Kiramen Katibin, İsrafil, Münker Nekir, Rıdvan melekleri selam olsun sizlere! İyi ki varsınız! Şükürler olsun Yüce Yaratıcıya ki, sizleri bize tanıttırmış. İman hayata hayat olunca,  ölüm de güzel, kabir de güzel! Her şey çok güzel olacak. (inşallah)

Hazır mısınız?..

Yasama, Yürütme ve Yargıda Çoğulculuk ve Çoğunlukçuluk Uygulamaları

Demokrasi, Abraham Lincoln’ün tabiri ile “halkın, halk tarafından, halk için yönetilmesi”dir[1] ve bu yönetimin de, “iktidar”ı tecezzi şekli esas alınan  Montesquieu’den beri -asla diktatoryaya dönüşmesin diye- yasama, yürütme ve yargı şeklinde üçe ayrılması bir genel kabul halini almıştır.

Demokrasiyi oluşturan bu erklerde meşruiyetin kaynağı halkın temsili önemlidir ki buna demokratik meşruiyet denir; erkin demokratik meşruiyetini, oluşumunun ne kadarının halk tarafından ve doğrudan yapıldığı belirler. Demokratik meşruiyet için demokrasinin erklerinden her birine, halkın, mümkün olduğu kadar doğrudan seçimlerle temsilci/üye belirlemesi gerekir. Demokratik meşruiyet adına temsil mekanizması kurulurken hangi erkte nasıl bir sistem uygulanacağı problemi ortaya çıkar. Demokratik meşruiyet adına temsilde, temelde iki demokratik model vardır: (1) Adına çoğulculuk (pluralizm) dediğimiz, herhangi bir konu veya oluşumda çeşitliliğin ve buna bağlı olarak birçok görüşün/unsurun tesir ve temsilini esas alan temsil mekanizması ve (2) adına çoğunlukçuluk (majoriteryanizm) dediğimiz, sadece çoğunluktaki görüşün oluşumda var olması diğerlerin temsil edilmemesini esas alan temsil mekanizmasıdır. Günümüzde temsil mekanizmalarında tercih edilen yönteme göre demokrasiler “çoğunlukçu demokrasi” veya “çoğulcu demokrasi” şeklinde adlandırılmaktadır. Halbuki gerçek bir demokraside çoğunlukçuluk veya çoğulculuk, bir bütün olarak demokrasinin/demokratik yapının değil, demokratik erklerin vasıfları ve sıfatları olabilir. Çoğulculuk ve çoğunlukçuluk prensiplerinden her biri, demokrasinin üç erkinin demokratik meşruiyet doğrultusunda oluşumunda, yani halkın demokratik erklerde temsilinde ayrı ayrı uygulanması gereken temsil mekanizmalarıdır. İşte tam bu noktada soru, hangi erkte hangi temsil mekanizmasının uygulanacağı/uygulanması gerekliliğidir. Bu soruya demokrasinin doğası ile uyumlu ve sağlıklı bir cevabı tespit edebilmek ve ortaya koyabilmek için, her bir erkin demokratik düzen içindeki var oluş amacını, tarifini bilmek gerekmektedir.

Gerekçelerini hemen peşinden açıklamak şartı ile, sonda söyleyeceğim hükmü başta söylemek isterim: Demokrasinin üç erkinden yasama ve yargı erklerinin oluşumunda çoğulculuk; yürütme erkinin oluşumunda ise çoğunlukçuluk prensipleri birer temsil mekanizması olarak uygulanmalıdır.

Gerekçelerine gelince…

Yasama, “Genel, soyut, objektif ve sürekli nitelikte kurallar koyma” [2] anlamında yasa yapma, yasa koyma, yasa değiştirme, yasa kaldırma ve denetleme yapma görevi bulunan demokratik erktir. Bunun için de beraber bir arada yaşama iradesi göstererek bir arada yaşayan ve kavramının doğası gereği heterojen insan topluluğundan oluşan toplumun tümü üzerinde geçerli olacak yasaların, toplumun en geniş ve  alabildiğine çeşitli heterojen bileşenlerinin katılımı ve temsili ile hazırlanması gerekir. Bu çeşitliliğin yasama erkinin doğası gereği oluşumuna yansıması gereği, aynı zamanda bir temsil mekanizması olarak çoğulculuğu elzem ve kaçınılmaz kılar. Çünkü erkin oluşumunda gerekli ve şart olan  çeşitlilik ancak çoğulcu bir temsil mekanizmasının uygulanması ile mümkündür. Çoğulculuk yerine çoğunlukçu bir temsil mekanizmasını yasama organının oluşumunda uyguladığımızda ise, yasama erkinin var oluş amacı ve işlevlerinin aksine, çeşitliliğin sağlanamadığı ve dolayısı ile amacın ve demokratik meşruiyetin sakatlandığı bir yasama erki ortaya çıkar. Toplumun heterojen bileşenleri yasama erkinde gereği gibi temsil edilemedikleri için kendilerini dolaylı ya da doğrudan ilgilendiren yasama faaliyetlerine, temsil ve müzakere süreçlerine katılamayacaklardır. Böylesi bir yasama erkinin, erkin demokratik amacına ters düştüğü gerçeği bir tarafa, gereken temsil mekanizması ile oluşmadığı için demokratik meşruiyetine de halel gelmiş olacağı açıktır.

Yargı, yasama organı tarafından yapılan yasalara göre, tarafsız ve bağımsız mahkemelerce “bir olay veya olgunun doğuşuna etken olan sebeplerin de göz önünde bulundurularak değerlendirilmesi sonucu verilen karar”ı[3] ortaya koyma ve yasama ve yürütme erklerinin hukuki denetimini yapma yetkisi olan erktir. Bu yönüyle bazen insanlar hakkında geri dönüşü ve telafisi olmayan hayati kararlar verme yetkisi de olan bir erktir. Tek sesli, tek görüşlü olması durumunda verilen kararın sıhhati tartışmalıdır. Bunun içindir ki pek çok hukuk sisteminde idam cezaları en az üç kişilik bir mahkeme heyetinin oybirliği ile verilir. Hukuki kararı alan hakimler heyetinin -heyet içinde sayısal ağırlığı teşkil etmesine müsaade edilmeksizin- farklı kaynaklardan ve dünya görüşlerinden gelen üyelerden oluşması, verilen kararın isabet yüzdesini ve sıhhatini arttırır.

Birbirine benzemez hakimlerin verdiği kararın sıhhati, çoğunlukçuluk yöntemi ile seçilmiş, birbirine benzeyen, üstelik bayağı benzeyen hakimler heyetinin verdiği kararın sıhhatinden çok daha fazladır. Mantık basit: sayısal ağırlığı ve üstünlüğü kimsenin veya hiçbir fikri grubun tek başına sağlayamadığı çok sesli bir yapıda, salt çoğunluk şartına uyularak verilmiş bir karar mı daha sağlıklı olur, yoksa bütün üyelerin veya üyelerin çoğunun birbirine benzediği, sayısal ağırlık veya üstünlüğü bir zümrenin tek başına sağladığı tek sesli bir yapıda verilmiş bir karar mı?

Hiç şüphesiz, sayısal ağırlığı ve üstünlüğü kimsenin veya hiçbir fikri grubun tek başına sağlayamadığı çok sesli bir yapıda, salt çoğunluk şartına uyularak verilecek bir kararda hakimler heyetinin karar öncesi hukuki müzakereler sürecinde birbirlerini ikna etmek için kullanacakları argüman ve jargon salt -evrensel anlamda- hukuki olacaktır. Bu da kararın sıhhatini arttıran bir etkendir. Buna mukabil bütün üyelerin veya üyelerin çoğunun birbirine benzediği, bir grubun ya da zümrenin tek başına salt çoğunluğu sağlayabilecek sayısal ağırlık veya üstünlüğe sahip olduğu tek sesli bir hakimler heyetinin karar öncesi hukuki müzakere süreçlerinde argüman ve jargonların salt hukuki olması beklenemez; daha ziyade ideoloji, nepotizm, siyaset vb. hukuk dışı nosyonların etkili olması beklenebilir. Bütün bu sebeplerle yargı erkinin oluşumunda uygulanması gereken temsil mekanizması çoğunlukçuluk değil, çoğulculuktur.

Yürütme erki, yasama erkinin belirlediği yasalar çerçevesinde ve yargı erkinin hukuki denetimi altında, demokratik sistem içinde başta hükümet olmak üzere, “merkezî yönetim ve yerinden yönetim kuruluşlarının hepsi”[4] ile oluşan ve uygulama yapan, icra ile yetkili erktir. İcra ve uygulama ise en ideal anlamı ile tekil irade ile yapılabilecek işlerdir. İradenin bölündüğü ve çeşitlendiği durumlarda, yani idarenin çoğul bir kimlik kazandığı durumlarda icra ve uygulama işlerini yerine getirmek güçleşecektir; zira iradenin çoğul bir yapıya bürünüp çeşitlenmesi, bir komplikasyon olarak yürütme erkinde, yani idarede şizofreniye (idari şizofreni), ya da en hafif tabirle idareyi oluşturan farklı iradeler arası bir idari iç çatışmaya yol açması kuvvetle muhtemeldir.  Bu da yürütme erkinin oluşumunda temsil mekanizmalarından çoğunlukçuluğun uygulanması gerekliliğini ortaya koyar. Yürütme erkinde icra ve idare için daha işler ve ideal olan tekil irade ancak yürütme erkinin oluşumunda çoğunlukçu bir temsil mekanizmasının uygulanması ile sağlanabilir. Yürütme erkinin oluşumunda çoğulcu temsil mekanizması uygulamaya kalkarsanız, çok başlılıktan ötürü -ideal anlamda- “idare” edemez, bir karar alıp uygulayamazsınız.


[1] “[…] government of the people, by the people, for the people […]” Amerika Birleşik Devletleri’nin 16. Başkanı Abrahamn Lincoln’ün 19 Kasım 1863 tarihli  “Gettysburg Address” (Gettysburg Hitabesi) isimli konuşmasından. (http://en.wikipedia.org/wiki/Gettysburg_Address)

[2] Türk Dil Kurumu, Güncel Türkçe Sözlük, “Yasama” maddesinin ikinci anlamı. (http://www.tdk.gov.tr/TR/Genel/SozBul.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF4376734BED947CDE&Kelime=yasama)

[3] Türk Dil Kurumu, Güncel Türkçe Sözlük, “Yargı” maddesinin ikinci anlamı.(http://www.tdk.gov.tr/TR/Genel/SozBul.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF4376734BED947CDE&Kelime=yarg%c4%b1)

[4] Türk Dil Kurumu, Güncel Türkçe Sözlük, “Yürütme” maddesinin üçüncü anlamı.(http://www.tdk.gov.tr/TR/Genel/SozBul.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF4376734BED947CDE&Kelime=y%c3%bcr%c3%bctme)

EPİSTEME ve HAKİKAT

Batı düşünce tarihinde gerçeklik ve hakikat kavramları hususiyle teoloji ve felsefede aynı anlamlarda kullanılmıştır. Hristiyan felsefesinin erken dönem ilahiyatcıları istisna edilecek olursa batı düşüncesinde mutlak hakikat kavramı kuşku uyarmıştır. Litaratürü uzun uzadıya tetkik etmek yazının sınırlarını aşacaktır. Bu yazıda benim yapmak istediğim, İslam düşüncesindeki hakikat kavramıyla Fransız düşünür Michel Foucault’un episteme kavramını karşılaştırmaya çalışmaktır.

Foucault ilkçağ Yunan felsefesinde ‘doğru ve bilimsel bilgi’ anlamındaki episteme kavramına farklı bir anlam kazandırmıştır. Foucault tarihte üstü örtülmüş deneyim ve kavramların soykütüğünü çıkarırken kazıbilimsel bir yöntem kullanmıştır. Episteme, sosyal ve bireysel bilinci kuşatıp sınırlayan bir ağdır. Söylem dağarını oluşturan külli bir yapıdır. Toplumun ve bireyin söyleme – yaşama – algılama –kavrama çerçevesini çizer. Foucault zaman ve duruma bağlı göreceli tarihsel düşünce ve toplum yapılarının olduğunu ve bunların mutlak olmadığını savlamıştır. Episteme her dönemin kendine özgü içtimai şartlarınca belirlenmiş düşünce yapılarıdır. Epistemenin ideoloji ve paradigma kavramlarıyla anlam benzerliği vardır. Sonuç olarak tarih boyunca üretilen bütün bilgi yapıları epistemedir. Dilsel, tecrübi, nazari ve kavramsal  bütün düşünce yapıları hakikat değildir. Foucault’a göre mutlak hakikat zaten yoktur.

Kültürel görecilik bu anlayışı besleyen bir düşünme türüdür. Bu anlayışa göre gerçeklik duygumuzun bir kurgu olduğu ve toplum yapısında hakim olan söylemlerin bu yapıyı oluşturduğu savlanır.

Sonuçta kurallar, hukuk, ahlak vesaire gibi yapılar izafidir mutlak değildir.

İslam düşüncesindeki Hakikat kavramı tam olarak Foucault’un episteme kavramının karşısında durmaktadır. Hakikat, birliği ve kesinliği olan anlamlar manzumesidir. İslam düşüncesinde insan hakikati kavrayabilir, idrakine erebilir bir yapıda yaratılmıştır. Hakikat gündelik vakıa ve oluşların ötesinde daha aşkın ve kapsayıcı bir anlama sahiptir. İnsan kendi çabası ve donanımıyla hakikati bulamaz. Hakikat Allah tarafından insanlardan seçtiği elçileri vasıtasıyla bildirilir. Verilen(vehbi) dir. Kazanılan(kesbi) değildir. İnsan başı boş değildir. Heidegger’in zannettiği gibi varlığın içine fırlatılmış değildir. Eşrefi mahlukattır, Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Sorumlu, ahlaki bir varlıktır.

Modernite, “görece etik” denilen bir yaşama pratiğini öngörmektedir. İnsan için neyin iyi ve doğru, nelerin kötü ve yanlış olduğunu belirleyecek mutlak ahlaki değerler olmadığını  savunmaktadır. Ahlaki değerlerin izafi olduğu, kişilere toplumlara çağlara göre değiştiğini, mutlak olmadığını savlamaktadır.

İslam düşüncesinde insan sorumlu bir varlık olduğu için mutlak bir ahlakla mükellef kılınmıştır. Vahiy vasıtasıyla insan kainatın mahiyetini, varlığın anlamını kendi değer ve konumunu öğrenir. Kendisine verilen cihazatın hikmet-i vücudlarını kavrayarak Yaratıcıya muhatap olduğunu ve yaşamın bir hakikati olduğunu anlar. Bir uluhiyet hakikatinin varlıkta hükümferma olduğunu ve kendisinin de ubudiyetle bu hakikate karşı mukabelede bulunması gerektiğinin bilincine varır. Anlamsız yaşamaktan, kafa karışıklığından, izafilikten kurtulup bütün mevcudatla bir nevi bağ kurarak bütünlük duygusuna kavuşur. Böylelikle vazife-i fıtratını eda eder.

Not: Gerçeklik ve hakikat ayrımıyla ilgili ufuk açıcı tahliller için bakınız;

Sözün Düşüşü– Jacques Ellul- PARADİGMA YAYINLARI

 

KAYNAKLAR:

  • Felsefe Sözlüğü-Bilim ve sanat yayınları
  • Sosyoloji sözlüğü- Bilim ve Sanat yayınları

 

MİNİ SÖZLÜK:

Külli                      : bütüncül

İçtimai                  : sosyal

Mutlak                 : kat’i şüphesiz.Asla bir şarta bağlı olmayan

Nazari                  : teorik,görünüşe ait

İzafi                      : değişken, göreceli

Hikmet-i vücud   : varolma nedeni

Uluhiyet              : Yaratıcı’nın olması

Ubudiyet             : Yaratıcı’ya kulluk yapma, ibadet

Vazife-i fıtrat       : yaratılmış olmanın doğal sonucu olan kulluk görevleri.