Ortadan

‘Tanrı beni bağışlamalı!’ diye düşündü. İçinde bir yerlerde olduğunu sandığı Yaratıcıya olan inancın o kadar da güçlü olmadığını hayretle fark etti. Onun inancında sanki Tanrının tam bağımsızlığı yoktu ve kendi düşünceleriyle çizilmiş bir hareket alanı bulunmaktaydı. Garip ki diğer dindaşlarının aksine Onu imgelemesi o kadar tuhaftı ki, sanki gizli bir tanrıtanımazdı da bunu kıvrak zekâsıyla kendinden bile gizliyordu. Tanrıyı rahatlıkla mahkûm ediyor, Onu dar kalıplara hapsedebiliyordu. Zaten özde kendisini bağışlaması gerektiğine çılgın gibi inanıyordu. Belki hayatı boyunca da Tanrıya, bağışlayıcılığının dışında da bir anlam yüklemeyecekti.

Oturduğu sert bankta yavaşça kıpırdandı. Dışarıdaki kar birikmeye devam ediyordu. Buğulu camdan birkaç yapraksız ağaçtan başka bir şey görünmüyordu. Fakat o manzarayı pek de önemsemiyordu. Alnını kapatan başındaki nesnenin kendisini rahatsız ettiğini düşünerek kafasındaki bereyi çıkarıp eline aldı. Üstündeki ambleme bir mana vermeden baktı. Bir sığır kafası vardı. ‘Bulls’ yazısını okudu. Sonra başını bereden kaldırıp bilet satan kızın durduğu gişeye çevirdi. Sabahın bu vaktinde çalışmak zorunda olduğu için sinirli görünüyordu. Kız kaba kaba esnedi. Üzerinde mecburen giydiği belli olan kış mevsimine uygun bir kostüm vardı. Buna rağmen gömleğinin birkaç düğmesi açıktı. Güya bunu kurşuni bir fularla kapamıştı. Gömleği tatlı sarıydı. Kırmızı ceketi de göz alıyordu. Gözlüğünü düzelttikten sonra, içinde çay olduğunu kestirdiği büyük fincanı ağzına götürdü. ‘Yirminin üstünde olmamalı’ diye düşündü adam. Bir ara kızla göz göze geldi. Kız ona karşı kabaca esneyip boğazını temizledikten sonra başını öne eğdi. Adam bayağılığın böylesine sinirlenmişti. Yine de ayağa kalkıp gişeye doğru yürüdü.

İlk kez o zaman etrafına dikkat edebilmişti. Terminal tamamen boş gibi göründü ona. Fakat biraz ilerleyince, sütunun arkasında uyuklayan yaşlı bir kadın gördü. Üstü başı çok iyi görünmüyordu. Manto gibi bir şeyle üstünü örtmüştü. Mantonun rengini anlayamadı. Herhalde eskiden yeşildi. Bir zamanlar pahalı bir şey olmalıydı.

Gişeye yaklaşınca kıza gözlerini dikerek:

–         Pardon, Koruçka treninin gelmesine daha var mı?

–         Koruçka? Açıkçası ben bu vardiyada ilk defa çalışıyorum. İzninizle bir listelere bakayım.

–         Lütfen, dedi adam belli belirsiz.

–         7:50 de burada olması gerekiyormuş. Ama her zaman olduğu gibi şu vakitte burada değil. Şimdi siz beni suçlayacaksınız değil mi bayım? Tıpkı dünyadaki tüm olumsuzlukların nedeni benmişim gibi, trenin gecikmesinden de ben suçluyum, öyle değil mi?

Kız bir yandan gözlüğünün çerçevesiyle oynarken bir yandan da sinirli sinirli devam etti:

–         Hadi durmayın sesinizi yükseltin, bana bir eşya bir aksesuarmışım gibi davranın. Bana oturduğunuz yerden nasıl baktığınızı gördüm. Siz de onlar gibi düşünüyorsunuz biliyorum. Tamam, ağzınızdakini geveleyip durmayın bir an önce söyleyin de çabucak bitsin şu iş. Bu vardiyaya verdikleri yetmezmiş gibi bir de işten atmaktan söz ediyorlar. Hah, çok beklerler… O şişman yağ tulumunun ipliğini bir pazara çıkarayım da görsün gününü. Evet, söyle artık. Ne bekliyorsun?

–         Doğrusu… ben… Size üniformanızın ne kadar yakıştığını söylemeyi planlıyordum. Bunun gibi bir giysinin daha önce birisine bu kadar yakıştığını görmemiştim.

Kız duydukları karşısında afalladı. Bir şeyler söylemesi gerektiğini düşündü ancak kelimeler boğazından yukarıya geçemedi. Zaten adam da çoktan eski yerine dönmüştü. Utançla başını önüne eğdi. Hıçkırıklarını saklamak istediği belliydi.

Adam banka ulaştığında, insanların böyle nereye gittiğini bir türlü anlayamadığını düşündü. Niye güvensizlik, niye ön yargı, niye alabildiğine kabalık hâkimdi her tarafta? Oysa bir zamanlar hiç de her şey böyle değildi. Ne olmuştu herkese? Yoksa kendisine olanlar, onların da mı başına gelmişti? Düşünmek istemiyordu artık, böyle zamanlarda hep yaptığı gibi başka nesnelerle oynayıp onların daha önce görmediği taraflarına odaklanmaya çalışırdı. Bir nesneyi sorgulamak için ceplerini yokladı. Birkaç değişik nesneye dokunduktan sonra cüzdanında karar kıldı. Cüzdanı çıkardıktan sonra banka oturdu. Bankın sertliğini bir kez daha hissetti. Bir ara trenin geliş istikameti olarak kestirdiği yöne doğru göz atıp sirene kulak kabarttı. Bir müddet sonra alışmışlıkla vazgeçti ve cüzdanı açtı. Cüzdan nerdeyse bir eli kadar genişti. İkiye yana, ardından da bir tarafı da tekrar iki yana açılabiliyordu. Ehliyetini çıkardı ve üstündekileri okumaya başladı. İsminin yazılı olduğu sütuna gelince birden korku kapladı tüm benliğini. Yine de okudu adını. İsmini yazılı olarak çok görmediğini şaşkınlıkla farketti. Birden unutmayı yeğlediği anlar zihnine hücum etmeye başladı. Buna ismi neden olmuştu. Hemen ismine bakmaktan vazgeçip gözlerini kaçırdı. Fakat hücum son bulmak bilmiyordu. Sanki hepsi tek bir çığlık olup benliğini paramparça etmek ve onu hiçliğin sonsuz derelerinde boğmak istiyordu. Kullandıkları slogan da kendi adıydı. Gittikçe tempoyu artırıyorlardı. Şakaklarının zonklamasının tüm istasyonda duyulduğundan endişe edip elleriyle şakaklarını kapattı. Gözleri sanki dünyadaki son görüntülere bakıyor gibi yapraksız ağaçlar arasında gidip geliyordu. Birden ağaçların birisinde bir tabela dikkatini çekti. Üstündekini okumaya çalıştı ancak başaramadı. O anda gitmiş olduklarını anladı. Derin derin soluduğunu, burnunda da hafif bir yaşlık olduğunu hissetti. Gayri ihtiyari elini burnuna götürdü. Elindeki kana bakarak bu kez az gelmiş olmasına sevindi. Mendiliyle elini temizledikten sonra, ehliyetini cüzdanına koydu. O sırada ne kadar parası olduğunu kontrol etmek için yeltendiğinde nerdeyse parasının tümünü eve bıraktığını hatırladı. Çünkü bu günlerde ortalık pek tekin değildi. Daha geçen gün bir adam bıçaklanmıştı. Aslında parasını bırakmanın hayatını nasıl kurtaracağını pek düşündüğü de söylenemezdi. Yanına biraz yol parası almıştı o kadar. Elbette ona da zarar vereceklerse, bu şekilde de zarar verebilirlerdi. Ama ne yapmalıydı ki? Olayı abartıp, arkadaşı gibi kocaman bir tabanca mı satın almalıydı? Oldum olası hoşlanmamıştı silahlardan. İnsanların birbirine zarar vermek için bu kadar uğraşmalarına bir anlam vermek gerçekten zordu. ‘Şiddet insanın mayasında vardır!’, herkesin dilindeydi bu aralar. Son zamanlarda artan bu tarz olaylar böyle izah ediliyordu. Kafasından bin bir alternatif geçti bu düşüncenin zıddına, ama düşüncelerinin boş olduğunu, en azından şu şartlarda pek bir şey ifade etmediğini kendisine bir kez daha hatırlattı. Hele şu içinde bulunduğu durum itibariyle bu tarz fikirler ortaya koyması o kadar komik düşerdi ki…

Cüzdanının para koyduğu bölmesinde beyaz bir kâğıt gözüne çarptı. Kâğıdın üstündeki kendi el yazısını tanıdı:

Selay

377 17 30

Bu yazıyı ne zaman yazdığını hatırlamaya çalıştı. Fakat şu an bunu beceremeyeceğini biliyordu. İsimi de ilk kez görüyor gibiydi. Sonra yavaş yavaş bazı şeyler zihnine doğru gelmeye başladı. Birden büyük bir acının her tarafını sardığını gördü. Kâğıdı tutan elinin bir akkor gibi yandığını hissetti. Titremenin gelmesi de gecikmedi. Yavaşça inledi kapana sıkıştırılmış bir hayvan gibi. Gözlerinden akan ateş toplarının, değdiği her yeri kendisine çeviren lavlardan farkı yoktu. Şimdi çok hızlı düşünüyordu artık. Annesini duyuyordu en çok. Adını söylüyordu tıpkı biraz önceki çığlık gibi. Yapraklar dökülüyor, annesi bağırıyordu. İnsanlar koşuşuyor, annesi bağırıyordu. Kadının birisi ona bakıp kahkaha atıyor, annesi bağırıyordu. Bacaklarını geri isteyen gözleriyle umut avına çıkmış küçük bir kız ona sarılmış gözünün içine bakıyor, annesi bağırıyordu. Yükselen toz bulutundan gelen pis koku her tarafa yayılıyor ve annesi yine bağırıyor adını haykırıyordu.

–         Hayır!

Diye birden bağırdı. Gişedeki kızın öteden beri kendisini gözlediğinden habersiz başını sağa sola sallayarak elindeki kâğıdı çekiştirmeye devam etti. Kızın sesiyle irkildi:

–         Neniz var?

–         E…f…e…n…d…i…m

Ağzı kupkuruydu. Yanakları kavruluyordu. Kıza boş boş baktı. O sırada kız konuşuyor olmalıydı. Dudak hareketlerini görebiliyordu. Saldırmasından korkuyor olsa gerek biraz uzakta durmuştu. Kızın etek giydiğini farketti ilk kez. O da ceketi gibi kırmızıydı. Kız:

–         Rahatsız mısınız?

–         Biraz başım ağrıyor da. Havadan olsa gerek, diyerek gülümsemeye çalıştı ama başaramadı.

Kızın biraz önceki isterik halinden eser kalmamıştı. Melek gibi edayla konuşuyordu kendisiyle:

–         Aslında biraz sıcak oldu burası. Bakın güneş bile çıktı böyle bir günde. Pardösünüzü çıkarsanız, belki rahatlarsınız.

–         Sağ olun ama böyle kendimi iyi hissediyorum. Hem şimdi biraz daha iyiyim.

–         Peki öyleyse. Yardımım dokunursa nerde olduğumu biliyorsunuz.

–         Çok teşekkür ederim biliyorum.

Kızın uzun topuklu ayakkabılarının yankılanan sesini duydu. Başını elleri arasına aldı ve ‘toplanmalıyım, daha yapacaklarım var’ diye düşündü. Ama bir daha biraz önceki gibi bir krize dayanabileceğini sanmıyordu. Asla dayanamazdı bir daha asla…

-o-

–         Dondurma ister misiniz bayım? dedi küçük kız.

Ellerinde dondurma külahları vardı. Bazılarında dondurmalar eriyip akmaya başlamıştı. Kız, küçük mavi gözlerini adama dikmiş, tıpkı donmuş bir film karesi gibi beklemekteydi. Adam nerdeyse kızın üç katıydı. Kızcağız gözlerini daha fazla adamın gözlerinde durduramadı ve yavaş adımlarla uzaklaşmaya başladı. Adam:

–         Dur! diye arkasından seslendi.

Kız sevinçle arkasına döndü. Hızla adama yaklaştı ve:

–         Bir külah muzlu ve çilekli 25. İsterseniz karamela ve çikolatalı olanlardan vereyim.

Adam elini cüzdanına götürüp bir yüzlük çıkardı. Kıza gösterip:

–         Bana tren istasyonunun nerede olduğunu söyleyebilir misin, canım? dedi biraz garip bir sesle.

Bu ses kızın hoşuna gitmedi. Kendisini döven babasının yapmacık samimiyetini hatırladı birden. Bu koca insanı sevmemişti. Ama bugün satış yapamazsa başına gelecekleri aklına getirdi. Hala sırtının ağrısı geçmemişti. Hem şu an onun için iyi fırsat değil miydi? Sadece bu çam yarması adama sorduğu yeri söyleyecek ve parayı alacaktı.

–         Biliyorum efendim. Şu karşı kaldırımdan aşağıya doğru hiç sapmadan inin. Önünüze bir kafeterya çıkar oradan sağa sapın ve iki yüz metre kadar gidin. İstasyonu görürsünüz.

Adamın bu kez gök gürültüsü gibi çıkan sesi duyuldu:

–         İyi bir iş yaptın. Artık bugün çalışmana gerek yok. Al sana bir beş yüzlük. Ayrıca dondurmaları da istemiyorum onları da sen yiyebilirsin. Tanrım, hem bu soğuk havada hangi çılgın dondurma yemek ister ki?

Kız adamın sesindeki değişime inanamadı. Başlangıçtaki o soğukluk kaybolmuş sonra o kadar tatlılaşmıştı ki, ona tıpkı babasından kaçıp dedesinin şefkatli kucağında ağladığı zamanlardaki tabloların sıcaklığını verdi. Acaba bu koca adam hakkında yanılmış mıydı? İyi birisi miydi? Hem neden iyi olmasındı ki? Basit bir cevap için kendisine bir sürü para vermemiş miydi? Oraya taksiyle gitse kendisine verdiği paranın yarısı ücrete gidebilirdi. Ama şurası açıktı ki bu adamda bir gariplik vardı. Sanki iki ayrı insan bir bedende yaşıyorlardı.

–         Çok teşekkür ederim efendim. İnşallah sevdiklerinizi Tanrı korur. Unutmayın kafeteryadan sağa!

Adam çoktan karşı kaldırıma geçmişti. Artık yaşlanıyordu. Her iş sonrası olduğu gibi ailesine gideceği için seviniyordu. Birden aklına küçük kızının büyümüş olduğu geldi. Ona gittiği yerlerden hep hediye götürmüştü. Ama 17 yaşına girdiğinde artık hediye istemediğini söylemişti. Sadece rahat yaşamak istiyordu. Onunla meşgul olmamasının onun için en büyük hediye olacağını söylüyordu. Annesinin ölümü onu sarmış olmalı diye düşünmüştü ilk zamanlar. Ama kızı sonrasında da hareket tarzını değiştirmemiş ve soğuk tavırlarını sürdürmüştü. Oysa kızı hep ona moral kaynağı olmuştu. Yorucu ve yıpratıcı iş dönüşlerinde kızının somurtuyor olsa dahi, kızını görmek ona her şeyi unutturmaya yeterdi. Yaşadığı tüm duygusuz sahneler silinir, adeta kış ortasında bir bahar meydana gelirdi. Eskiden onun güldüğü günleri hatırlayıp gülümsedi. Ne kadar da hoş kokardı. Onu pencereden el sallayarak karşılar, kapıda da boynuna atlardı. Annesi saçlarını daima örerdi. Örerken de babası ile ilgili hep güzel hikâyeler anlatırdı. Kızı da gelir, bunları kendisine anlatırdı. Annesi hakkında küçük küçük sırlar verir, ama en çok onun yokluğunda ağlaması ve dua etmesinden söz ederdi. Adam karısını hatırlamaya çalıştı fakat birisinin kendisine çarpmasıyla kendine geldi:

–         Önüne baksana be…

Diye homurdandı çarpan. Kısa boylu yeni dönem züppelerinden birine benzetti hemen. Bunların hepsi, dünyanın her yerinde aynı diye düşündü. Üstündeki deri ceketten zincirler sarkıyordu. Ama yine de:

–         Özür dilerim, dedi en son ne düşündüğünü hatırlamaya çalışarak.

Fakat başaramadı. Hafifçe öksürdü gözlerini yolun aşağısına dikti. Kafeteryayı geçmekten korktu. Çünkü son bir yıldır böyle olaylar yaşamıştı. Hatta bir dostu ona: “Frank, geçmişte yaşıyorsun geçmişte!” demişti. Ne demekti ki bu? Neyse zaten o da arkadaşını son zamanlarda çekilmez buluyordu. Fakat yine de, içinden onun doğru söylemiş olabileceği ile ilgili belli belirsiz bir korku geçti.

Elindeki çantayı diğer eline geçirdi. Nefesi daralmıştı. Baldırlarından vücudunun daha yukarılarına doğru yükselen ağrılar hissetti. Yavaşça ağrılara küfretti. Daha önce onlarla yaşamaya mecbur olmasını kabullenişini hatırladı ve aslında insan ırkının çok da güçlü olmadığını düşündü. Birden kafeteryanın neon ışıkları gözüne çarptı. Pek çok diğer dükkân gibi o da gündüz vakti ışıklarını yakmıştı. Bu memleketin karanlığı birden ruhunu mengeneye alıp sıkıştırmaya başladı ama bu halden çok çabuk kendisini kurtardı ve tekrar işine odaklandı. Ne kadar çabuk olursa o kadar çabuk evine dönebilirdi. Fakat dayanılmaz bir susuzluk hissetti. Kafeteryaya girmeye karar verdi. Dükkânının önünde durdu ve kapısını aradı çünkü eskisi gibi değildi hiçbir şey artık. Kapıları bile farklı yapıyorlardı. Kapıyı açıyım diye pencereyi zorladığı hiç de az olmamıştı. Kapı olduğunu düşündüğü bölmeye doğru ilerledi ve hafifçe yüklendi.  Evet, Allah’tan doğruydu. Bir masaya ilişti.  İçersi çok kalabalık sayılmazdı. Birkaç çift masalarda mutlu bir şekilde yiyip içmekle meşguldüler. Sonra garson kızların komik kıyafetleri dikkatini çekti. Fakat bu alabildiğine komik kıyafetlere karşı meşin gibi suratlarıyla meydan okuyan birkaç kız gördü. Kendisine anlamsızca bir müddet baktılar. Herhalde yeni gelen herkese aynı şeyi yapıyorlar diye düşündü. Biraz zaman geçtikten sonra kendisine kimsenin gelmediğini görünce buranın da şu “self-service” zımbırtısı yerlerden olabileceği aklına geldi. Ayağa kalktı. Pardösüsünü çıkarıp güzelce sandalyeye katladı. Yavaşça tezgâha doğru ilerlemeye başladı. O sırada yan taraftaki aynaya gözü ilişti ve şöyle bir kendini göz attı. Aslında hala eskisi kadar yakışıklıydı. Saçları yaşına rağmen birkaç beyaza karşın siyahtı. Teni beyaz, gözleri ise buz mavisiydi. Hayatındaki kadınlar onun gözlerini ürkütücü bir o kadar da çekici bulmuşlardı. Gözlerini korkunç bulanlar sadece kadınlar da olmamıştı elbette… Saçlarını geriye tarardı. Bıyık bıraktığı olurdu. Ama şu an bıyıksızdı. Yeni aldığı pahalı parfümden bolca sürünmüştü. Etrafındakiler genellikle kendisine iyi baktığını söylerlerdi. Kendisi de öyle düşünüyordu. İyi yer, iyi giyinirdi. Paranın bu işlere yaradığı kanısındaydı.

–         Buyurun beyefendi. Ne istersiniz? dedi tezgâhtar kız. Frank onun suratsızlık yarışmasında birincilik almış olduğuna bahse girebilirdi.

–         Büyük bir kola lütfen.

–         Paket mi, burada mı?

–         Burada.

–         Başka bir şey?

–         Hayır, teşekkür ederim.

Kız miktarı söyledikten sonra cebindeki cüzdanını yokladı ve yerinde olduğunu görünce gizlice sevindi. Çünkü geldiği yerde çarpan insanlar amaçsız çarpmazlardı. Yine de sabahki serseriye kızmaktan da kendini alamadı yine. Bu insanlara bir şeyler oluyordu gerçekten. Yığın yığın insanın kabalığı bir marifet saydığı bir dünyada yaşadığını üzülerek bir kez daha farketti. Sessizce bir küfür savurdu. Kız:

–         Anlamadım.

–         Size söylemedim. Sadece aklıma bir şeyler geldi de.

Kız paranın üstünü verdikten sonra, söylene söylene kolayı hazırladı. Frank artık işine konsantre olması gerektiğini hissetti. Onun işinde duygusallığa yer olamazdı. O yüzden birden kendini ortamdan sıyırdı. Kolasını alıp masaya oturdu. Bir dikişte kolayı bitirdikten sonra susuzluğunun az da olsa teskin olduğunu hissetti. Kafeteryanın havası hoşuna gitmedi ve içinde hemen dışarıya çıkmak için dayanılmaz bir istek duydu. Sanki içerde bir gram hava kalmamış gibi geldi ona. Oksijen yoktu, sadece alabildiğine kabalık ve garson kızın hayvansı homurtuları havada asılı kalmıştı.

Çabuk unutan birisi olmadığını hatırladı Frank. Ama kimse ona sabırsız olduğunu da söylemezdi. İşi, ona sabrı çok iyi öğretmişti. Zaten aksi de mümkün olamazdı ki…

Dışarısının havası daha iyi geldi ona. Hafifçe geğirdi. Kolanın tadını tekrar aldı. Bu hep hoşuna giderdi. İstasyona doğru gitmesi gerektiğini hatırladı. Birden aklına küçük dondurmacı kız geldi. Niçin ona o kadar para verdiğini düşündü. Sonra artık hediye kabul etmeyen kızını hayal etti. İçinde bir şeylerin acıdığını hissetti. Ne kadardır ağlamadığını hatırlamaya çalıştı. Sık ağlayan birisi değildi ama boğazını koskoca bir yumruğun tıkadığı çok olurdu. Herhalde en son, kızının onun doğum gününü unuttuğu gece ağlamıştı. Oysa ondan önceki her doğum gününde kendisini hatırlar ve onu mutlu edecek bir şeyler hazırlardı. “Neydi bozulan?” bir türlü anlayamıyordu.

O sırada bir oyuncak mağazası gördü. Geçip gitmeyi düşündü bir an ama davetkâr döşenmiş vitrini karşısında dayanamayıp seyre koyuldu. Camda kocaman puntolarla “İndirim” yazıyordu. Çok güzel bir bebek dikkatini çekti. Kızının ne kadar hoşuna gideceğini düşündü. Gülümsedi. Atmosferi, trenin sinir bozucu sireni bozdu. Vitrinden uzaklaştı ve tarihi sayılan istasyona doğru yürümeye başladı. Bina çok çirkin gözüktü ona. Tarihselliğini modern ışıklı bir tabela bozuyordu. “Misar İstasyonu” yazıyordu. Gözlerini çantasına kaydırdı. Sımsıkı sarıldı birden tuhaf bir heyecanla. Nedense bu son işiymiş gibi bir hisse kapılmıştı. Mutluluk tüm vücuduna yayılıyordu. İstasyona doğru hızlı hızlı yürürken, hep ölçülü olan gülümsemesine ebediyen elveda deyip, suratına çılgınlar gibi büyük bir gülümseme yaydı. Çünkü kızını mutlu edebilecek hediyenin ne olduğunu artık çok iyi biliyordu. Hem de çok iyi. “Çok az kaldı” dedi kendi kendine “Hem de düşündüğünden daha da az!”.

28_11_2002_Yalvaç

Etiket(ler): , .Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir