Hermann Hesse Benim Neyim Oluyor?

‘Bilindiği üzere kaleme alacağım büyük bir yapıtta bugünkü insanları o yüce kalpli suskun doğaya yaklaştırmak ve onlara doğayı sevdirmek istiyordum. İnsanlara toprak ananın nabzını tutmayı, yaşam sürecine bir bütün olarak katılmayı, küçük kişisel yazgılarının içine tıkılıp kalmayarak bizlerin Tanrı olmadığımızı ve kendi kendimizi yaratmadığımızı, tersine yeryüzünün ve evrensel bütünün parçaları olduğumuzu akıldan çıkarmamalarını öğretecektim. Ozanların şarkıları ve gece gördüğümüz düşler gibi ırmakların, denizlerin, gökyüzünde başını almış giden bulutların, rüzgârların ve fırtınaların da bir özlemin simgeleri ve taşıyıcıları olduğunu anımsatmak istiyordum. Öyle bir özlem ki yerle gök arasında kanatlarını açmış dolaşıyor, tüm canlıları bağrına basacak bir yurt bulmayı ve tüm canlıları ölümsüz kılmayı amaçlıyordu. Her varlığın özünde bu özlem yaşar, her varlık özü bakımından Tanrı’nın bir mahlûkudur ve hiç korkmadan sonsuzluğun sinesinde dinlenir. İçimizde barındırdığımız tüm kötülükler, hastalıklar, kokuşmuşluklar da karşı çıkar bu özleme ve ölüme inanır.

Doğaya gösterecekleri kardeşçe bir sevgiyle hazların ve sevinçlerin pınarlarını, yaşamın ırmaklarını nasıl ele geçireceklerini insanlara öğretmek istiyordum ayrıca; bir vaiz gibi konuşa konuşa bakmanın, gezinip dolaşmaların, güzelliklerin tadına varmanın becerisini, hal’den zevk almanın sanatını onlara kazandırmayı amaçlıyordum. Büyüleyici güçlü bir dille dağları, denizleri ve yeşil adaları sizlerle konuşturacaktım, evlerinizin ve kentlerinizin dışında ne renkli bir yaşamın akıp gittiğini, her gün çiçek açtığını ve bir pınar gibi kaynayıp coştuğunu görmeye zorlayacaktım sizleri. Başka ülkelerdeki savaşlar, moda, dedikodu, edebiyat ve güzel sanatlar konusunda, kentlerinizin önünde taht kurup ele avuca sığmaz dirimselliğini sergileyen ilkbahardan, köprülerinizin altından akıp giden sulardan, ormanlardan, içlerinden trenlerinizin geçtiği o canım çayırlardan daha çok bildiğiniz için utanç duymanıza çalışacaktım. Yalnızlıklar ve hüzünler içinde yaşayan biri olarak, bu dünyada nasıl unutulmaz hazlardan örülmüş altın bir zincir bulduğumu anlatacak, belki benden daha mutlu ve neşeli kişiler olan sizlerin benimkinden daha büyük hazlar, kıvançlarla bu dünyayı keşfetmenize çalışacaktım.’

Hermann Hesse- Peter Camenzid -1904

Yunus’un deyişiyle ‘Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm’. Bu manada hepimiz insan olarak büyük insanlık ailesinin bir yönüyle hısımlarıyız. Farklı zaman ve mekânlarda neşet etmiş, ete kemiğe bürünüp bir isimle müsemma olmuş hayat sahibi mahlûklarız. Bu yönümüzle -insan olmamız hasebiyle- öyle aynıyız ki adeta hepimiz birer Âdem hepimiz birer Havva’yız. Gel gör ki nev’imiz den bir talihsizlikle başlayan korkunç bir kötülük rüzgârı, firavunlarla nemrutlarla fırtınaya dönüşmüş, şeddalarla daha bir hız kazanmış, cadı avlarıyla mezhep savaşlarıyla adeta kasırga olmuş, nihayette Stalinlerle Hitlerlerle tsunami hüviyeti kazanmış, insan olarak yaratılmanın şerefini ayaklar altına alarak, diğer canlılar karşısında utançla başımızı eğdirmişlerdir. Maalesef artık bu bizim kaderimiz olmuştur. Günümüz itibariyle dahi Kabil’in başlattığı bu kötülük rüzgârı dünyamızın değişik bölgelerinde uğursuzca uğuldayıp durmaktadır.

Hermann Hesse benim neyim oluyor derken, 1877 de Almanya da doğan ve benden 87 yaş büyük olan bir insanı tanımış olmaktan şeref duyduğumu anlatmak istiyorum. Hayatımızı yaşarken tanımaktan şeref duyduğumuz insanların memleketlerinin, ırklarının, dillerinin, dinlerinin ne olduğunun önemi yok. Çünkü birbirimize akraba olabilecek yakınlıkta öyle bir ortak noktamız var ki! Hermann Hesse benim komşum oluyor, hocam oluyor, arkadaşım oluyor dedem oluyor. Yakınlık ifade eden ne kadar sözcük varsa hepsinin manasını kapsıyor. Zamansal, mekansal olmayan tümüyle ruhsal düzlemde cereyan bu yakınlık sayesinde kitaplarında anlattığı şeyler benim benliğimde yankı bulabiliyor. İsviçre’de yazdığı bir kitapla Türkiye’de yaşayan birine, bu yakınlık hissini yaşatan nedir? Sevgili okurlarım; benim gibi sizlerin de başka yazarla aynı yakınlık hissini paylaştığınızı biliyorum. Zira hepimiz insanız, aynı atanın evlatları, aynı ağacın meyveleriyiz. Farklı renk, koku ve tatlardan oluştuğumuz halde tek bir tohumun meyveleriyiz. Onun için benden çok uzakta bir insan yazdıklarıyla benim içimi şerh edebiliyor. Özlemlerimi, tutkularımı, hayallerimi anlayabiliyor. Yüce yaratıcının mahiyetimize derç ettiği kaderi yazıları onun için bir başkası da okuyabiliyor. Benim hissettiklerimi, Norveçli, Çinli, Amerikalı da hissedebiliyor. Aynı fıtratın çocuklarıyız. Hepimiz hısımız. Bu hısımlığı, hasımlığa dönüştüren şey; kendimizi farklı görmemizdir. Kabil üstünlük hissinin girdabına kapılarak, ak olan insanın çehresini zift atarak karartmıştır.

Hermann Hesse kendini farklı ve üstün görmediği için, ta İsviçre’den bana kadar ulaşabildi. Evime kitaplarıyla birlikte konuk oldu. Korkularımı, umutlarımı, inançlarımı, özlemlerimi anlayış ve saygıyla karşıladı. Bir vakit bana şöyle dedi: ‘Her insanın yaşamı, kendi içine uzanan bir yol, bir yolu ele geçirme çabası, bir yolun üstü kapalı dışavurumudur. Hiç kimse tümüyle kendi kendisi olamamıştır asla; ama herkes kendi kendisi olabilmek için didinir… Bazıları vardır hiç bir zaman insan olamaz… Ama herkes Tanrı’nın sonradan insan olma amacını gerçekleştirmesi istenen bir yaratısıdır. Hepimizin çıkıp geldiği yer ortaktır, annelerden geliyoruz hepimiz, aynı kuyudan çıkıp geliyoruz; ama her birimiz derinliklerden fırlatılmış bir deneme ve bir yaratı olarak kendi hakikatine ulaşmaya savaşıyor. Birbirimizi anlayabiliriz ama her birimiz ancak kendi kaderini yaşar.’  Hermann Hesse başka bir zamanda şöyle dedi: ‘Ben de sizin gibi çaresizlik içindeyim, yaşamın zalimliğinin üzüntüsünü yaşıyorum sizin gibi. Ama yinede dönüp dolaşıp yaşamıma bir anlam kazandırmaya çalışıyorum, böylelikle anlamsızlığın yenilebileceği kanısındayım. Ve inanıyorum ki yaşamın anlamlılığı ya da anlamsızlığından ben kendim sorumlu değilim; ancak sorumlu olduğum bir şey varsa –bir kezliğine- kendi yaşamım karşısında takındığım tavırdır.’

Hesse’nin her dediğini doğru bulmadığım halde kendime çok yakın hissettim onu. ‘Hermann Hesse benim neyim oluyor?’ sorusunun cevabı da böylelikle tezahür ediyor. Tanımaktan şeref duyacağınız insanlar listesine Hesse’yi de dâhil eder misiniz?

Ben ettim. Toprağı bol olsun…                   

Not: Hermann Hesse’nin çoğu eserleri dilimize kazandırılmıştır.

KENDİMCE – Tema BALCI

TEKNOPOLİ Yeni Dünya Düzeni

TEKNOPOLİ    Yeni Dünya Düzeni

Neil Postman, Paradigma Yayıncılık

2006  (237 sf.)

Tercüme: Mustafa Emre YILMAZ

 

 

‘Eğer uzak mesafeleri fethetmek için demiryolu olmasaydı çocuğum hiçbir zaman doğduğu kasabayı terk etmeyecek ve çocuğumun sesini duymak için telefona ihtiyaç duymayacaktım. Eğer okyanuslar gemiyle aşılıyor olmasaydı arkadaşım bu yolculuğa çıkmayacak ve ben endişemi gidermek için telgrafa ihtiyaç duymayacaktım. Bebek ölümlerinin azaltılması bizlere doğum kontrolünü empoze etti. Hijyen dönemi öncesine göre daha fazla çocuk yetiştiriyor değiliz ve aynı zamanda cinsel hayatımız daha güç şartlar altında gerçekleşiyor… Son olarak zor ve sıkıcı bir hayatın bize faydası ne? Ve eğer hayat acıyla doluysa ölümü memnuniyetle karşılamaktan başka ne yapabiliriz.

Sigmund FREUD, Uygarlık ve Getirdiği Hoşnutsuzluklar

Newyork Üniversitesi’nde iletişim teorisyeni olan Neil Postman, 1993 yılında yayınlanan bu kitabında çok önemli tespit ve teşhislerde bulunuyor. Teknolojinin, bir şahsı manevi hüviyeti kazandığını ve bütün bir insanlık üzerinde güven ve itaat isteyen bir güç halinde arzı endam ettiğini adeta ihbar ediyor.

Kitap, bu gücün, ne zaman, nasıl ve niçin tehlikeli bir düşman haline geldiğinden bahsetmektedir. Teknolojinin gelişi güzel büyümesi bütün insanlığın hayati kaynaklarını tehdit etmekte ve ahlaki temelden yoksun bir kültür meydana getirmekte ve sessiz sedasız insan fıtratını bozmaktadır. İnsan zihnini yeniden yapılandırarak, sosyal ilişki biçimlerini yeniden düzenlemektedir.

Teknoloji hayatımızı kolaylaştırarak, hastalıklara çare bularak, mesafeleri kısaltarak, eğlence üreterek vesaire hizmetleriyle artık hayatımızın olmazsa olmazı makamına yükselmiştir. Paradoks şudur ki teknoloji hem insanın emrindedir hem de değildir, hem dosttur hem de aynı zamanda düşmandır.

Erich Fromm (1900-1980) 1968 yılında yazdığı ‘Umut Devrimi’ adlı kitabında, insancıllaşmış bir teknolojinin olabilirliğini tahlil ederek, bu gerçekten hayati meseleye dikkatimizi çekmiştir. Daha başka yazar ve düşünce adamları, makineleşmiş bir topluma tepki sadedinde, değerli eserler vermişlerdir. Lewis Mumford, Jacgues Ellul, Ivan Illich bu yazarlardan bazılarıdır.

Teknoloji, dilimize yeni sözcük ve kavramlar katarak algı dünyamızı yeniden inşa etmektedir. Daha da ileriye giderek, derin anlamlara sahip eski kelimeleri de değişikliğe uğratmaktadır. Telgraf ve baskı makinesi ‘haber’ sözcüğüyle kastettiğimiz manayı değiştirdi. Televizyon, ‘siyasi tartışma’, ‘haberler’, ‘kamuoyu’ terimleriyle ifade ettiğimiz manaları değişikliğe uğrattı. Bilgisayar ve internet adeta yeni bir terminoloji yeni bir iletişim dili oluşturdu. Eski kelimeler hala aynı görünmekte fakat aynı manaları ifade etmemektedir. Teknoloji gerçeğin ne olduğuna dair yeni kavramlar üreterek eskilerinin altını kazmaktadır. ‘Şeylerin tabii düzeni nedir?’, ‘Zorunlu olan nedir?’, ‘Kaçınılmaz olan nedir?’, ‘Gerçek nedir?’. Tüm bu suallere verilen cevapları değişikliğe uğratarak, dünyayı ve kendimizi algılayış biçimimizi belirlemekte, yeni düşünce alışkanlıkları inşa etmektedir.

Bilgisayar teknolojisi iki uçlu değnek misaline tam uymaktadır. Silahlı kuvvetler, havayolu şirketleri, bankalar, sanayi kuruluşları bilgisayar sayesinde güçlerini artırmışlardır. Aynı şekilde yüksek dereceli bilimsel araştırmalar için bilgisayar vazgeçilmez bir unsurdur. Bilgisayar sıradan halk kitlelerine ne kazandırmıştır? İnsanların özel hayatlarına ait meselelere (mahremiyete), gücü (teknoloji) elinde bulunduran kuruluşlar kolayca ulaşır hale gelmiştir. Devasa bir çapta, küresel bir izleme ve kontrol çarkı sessizce dönüp durmaktadır. Kendimize ait hayatlar yaşamak, artık hayal olmaya başlamıştır. Daha da kötüsü insanlar sayılarla ifade edilen nesneler haline gelmiştir. Sosyal ilişkiler ‘e-mail’lerle, ‘facebook’larla inşa edilmeye başlamış, eşref-i mahlûkat olan insan adeta şuurlu bir ‘data’ya dönüşmüştür. Teknolojiyi, son derece cazip bir şekilde servis yapan ‘reklam’larla, azgın bir sembol seline maruz kalmaktayız.

Postman şu soruyu sormaktadır; teknoloji kime daha fazla güç ve özgürlük sağlayıp, kimin gücünü ve özgürlüğünü azaltacaktır? Bu komploya –tabir caizse– en çok maruz kalan, teknolojik gelişmeleri coşkuyla karşılayan 3. Dünya ülkeleri ile gelişmekte olan ülkelerdir. Teknolojiyi sorgusuz sualsiz kültürlerine dâhil eden uluslar, kendi rızalarıyla Truva atını buyur ettiklerinin farkında değiller.

Teknolojik bir dünya savaşında kazanan taraf olacak mıdır? Silah teknolojisindeki akıl almaz gelişmeler insanın kanını donduracak seviyededir. İleri ülkelerin hemen hepsi nükleer silahlar üretmektedirler ve bir tespite göre, olası bir dünya savaşında nükleer silahlar kullanılacak olursa, gezegenimizin yörüngesinden çıkma olasılığı mevcuttur.

Pek çoğu itibariyle teknolojik icatlar başlangıçta iyi niyetle bulunmuşlardır. Fakat sonuçlarının neler olacağı önceden kestirilememektedir. Saat bugünkü benzer manasıyla, 12.ve13.yy da Benedicten manastırında bulunmuştur ve ibadet saatlerini düzenlemeye matuftur. Aynı saat ilerleyen dönemlerde, zamanı belirleyen araç olarak kalmamış, insanların eylemlerini eşzamanlı hale getirip, onları kontrol eden bir güç haline gelmiştir. Lewis Mumford’un dediği gibi; ‘mekanik saat düzenli üretim, düzenli çalışma saatleri ve standart ürün fikirlerini mümkün kıldı. Kısaca saat olmasaydı kapitalizm mümkün olmayacaktı.’ Gariptir ki kendilerini Tanrı’ya adamış insanlar tarafından icat edilen saat, en çok kendilerini para kazanmaya adamış insanlara yaramış, uhrevilik ve dünyevilik arasındaki kadim mücadele de saat (teknoloji) ikincisinin tarafını tutmuştur. Sonuç olarak Postman kitap boyunca, makinelerin ideolojileri, görünmez teknolojiler, semboller, bilimcilik gibi ara başlıklarla derinlikli tahlillerine devam etmektedir. Teknopoli kültürüne maruz kalan okul, aile, kilise, devlet, vesaire gibi bütün kurum ve oluşumların nasıl anlam değişikliğine uğradığını anlatıyor. Kitabın 11. bölümü olan  ‘Âşık Direniş Savaşçısı’n da bu gerçeklerin ayırtına varan bireylerin nasıl bir bilinç oluşturmaları gerektiğinin izahı yapılıyor. Ukalaca hayatın nasıl yaşanması gerektiği hususunda bir bilge edasıyla kılavuzluğa soyunan teknoloji bize hâkim olmadan, halife ve eşref-i mahlukat olan insanın (mahiyetinin ulviyetine yaraşır bir şekilde) teknolojiye hakim olması şarttır. Geleceğin ne getireceğini hiçbirimiz bilmiyoruz.

Çocuklarımıza güzel bir dünya bırakmak insan olmamızın gereğidir. İyi okumalar.

 

İleri okumalar için öneriler:

Erich Fromm              ‘Umut Devrimi’

Lewis Mumford         ‘Makine ve Uygarlık’

Ivan Illich                   ‘Şenlikli Toplum’

Sigmund Freud          ‘ Uygarlık ve Getirdiği Hoşnutsuzluklar’

Not 1: Erich Fromm’un ‘Umut Devrimi’ adlı kitabının 5. bölümünde teknolojinin nasıl insancıllaşacağına dair somut öneri ve tahliller mevcuttur. (meraklısına)

Not 2: Teknopoli, teknoloji-perestlik demektir. Teknoloji-perest insanların kuracağı dünya da tekno-medeniyet, makine medeniyeti olacaktır. Allah korusun biz insanların eliyle yapılan silikon beyinlere sahip insansı makineler (sf.129-130), bizleri evcil hayvanlar seviyesinde algılayacaklardır. Ne dersiniz? Matrix filminin -tabir caizse- kehanetleri gerçek mi oluyor?